Ana içeriğe atla

"PASAPORTSUZ TÜRK" VE "HANGİ ANAHTAR" ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Hüseyin Karacalar sordu, Aziz Mahmut Öncel ve Mustafa Melih Erdoğan cevapladı.

Öncelikle Aziz Mahmut'la başlamak istiyorum. İlk kitap ve ilk heyecanı yaşıyorsun. Pasaportsuz Türk sonunda çıktı hatta çıkması kaçınılmazdı. Bu söyleşimizde okuyucularımız için kitap hakkında ipuçları verelim istiyorum. Kitabın ismi nereden geliyor? Pasaportla Türk arasındaki bağı bizlere açıklar mısın?

Nasıl Pasaportsuz Türk olmasın ki! Yasadığımız dünya bizlere çok pahalı pasaportlar sunuyor. Gündelik yaşantılar çok basit şeylerin çok pahalı vizeleri, pasaportlarıyla hiç görülmemiş bir koşturmacaya dönüyor. Hangi köşeyi dönsek biri çıkıp kişiliğimizden bir şey istiyor, nereye baksak haksız bir bedel isteniyor. Bizler de kuzu kuzu boyun eğiyoruz. Bu küçük neden. Bir de asıl mevzu var. Ben şiir yazıyorsam bunun coğrafya ile bir ilgisi var. Daha doğrusu şiir yazmaya iten sebeplerden biriyle bir ilgisi var. Ben Türkiye dediğimde Osmanlı’nın varisi bir ülkeden bahsediyorum. Bu da ilk planda Bosna'dan Suriye'ye, Hicaz'a değin uzanıyor. Bu topraklar arasında pasaportsuz, şartsız dolaşan bir dervişin var olma hayali beni bu ismin kitabın da ismi olması için teşvik etti. Yani benim gerçekteki hayalim ne ise kitabım da onu taşımalı, anlatmalı insanlara. Sonra kitabın içinde Pasaportsuz Türk diye bir şiir var. Bu şiir insanların da yanlış anladığı bir şiir. Kim anlayacak merakla bekliyorum, bakalım.

Bu arada Türklük anlayışımı net bir şekilde ifade etmem gerekirse, bir ipucu vermesi açısından şu mısraları iletmeliyim: "Müslümanım, Müslümanlık özşiarımdır benim / Tabiyetim Türktür, Türklük iftiharımdır benim." Hulusi Efendi'nin bu sözlerini bir Anadolu ereninin pasaporta duyduğu ihtiyaçla birleştirelim ve kitaba öyle o başlığı atalım.

Sevgili Melih, şiire vermiş olduğun emeklerinin ilk karşılığı "Hangi Anahtar". Şiirini okuyucuya soru sorarak açıyorsun. Senden de ipuçları almak istiyorum. Niçin şiir demiyorum :) Niçin Hangi Anahtar?

                                                                            Mustafa Melih Erdoğan

Niçin şiir sorusunu duyunca bir an korktum. Neyse. Şiirlerime bile başlık düşünürken zorlanırım, iş bir kitaba hele de ilk kitaba başlık koymak olunca hayli düşündürücü bir sorun olmuştu benim için. Tüm şiirlerimi taradım diyebilirim. Hangi Anahtar başlığına nasıl geldim bilmiyorum ama bu kitabın omurgası diyebileceğim şiirleri anlatan bir başlık bulmak arzusundaydım. Kitabın ikinci bölümündeki şiirlerden bahsediyorum. Çilingir ve Bileyici imgelerinden. Hangi Anahtar sözüne geçmeden önce bunları açıklamak gerekecek. Çilingir, sürekli arayan, hakikati bulmaya çalışan bir insana tekabül eder. Meraklıdır, her açtığı kapıda yeni bir şeyle karşılaşır, neyin gerçek neyin hayal olduğunu kestiremez ve her seferinde aklı darmadağın olur; Bileyici ise daha bilge bir insan, adı üzerinde insandaki kuşkuları bileyen, bir nevi hakikat ehli, çilingiri bileye bileye tav edecek olan kişi. Çilingir ve Bileyici mevzusu bende uzun süre durdu kaldı. Çünkü iki karakteri de hep içimde barındırdım. Bazen Bileyici oldum kendimi sakinleştirdim, dizginleştirmeye uğraştım bazen merak kurnaz bir tutsaklıktır dedim Çilingir gibi hissettim. Biliyor ve anlıyorum ki arayan taraf daha ağır basıyor. O yüzden Hangi Anahtar.

Devam edelim, ikinizin de şiirlerini okuduğumda beslendiğiniz, ilham aldığınız ve şiirlerinizin imkânlarını genişleten damar İkinci Yeniden başlayıp İsmet Özel ve Zarifoğlu'na kadar geliyor. Poetik duruşunuzu nasıl tarif edersiniz? Melih?

Aslında kendimi mensubu olarak gördüğüm, her şiir için kalemi elime aldığımda aklımda tuttuğum, elde tutulur, şeklen bir poetik duruşum yok. Ama bir duruşum ve önemsediklerim var. Öncelikle yazdıklarım bir şeye değmeli hem yaşadıklarıma hem de okuyanın dünyasına. Şiirlerimin bir anlam ifade etmemesinden ya da o şiiri yazarken içimde tuttuğum mesajın okuyucu tarafından kavranmama olasılığından her zaman çekinirim. Bu, benim için çok önemli. Yazdıklarım bir şeye değmeyecekse, okuyucunun dimağında bir-iki şey bırakmayacaksa, okunmasın daha iyi. Sonra, yazdıklarımla ters düşmemeliyim yani inancıma halel gelmemeli. Duyarlılıklarımı göz önünde tutmalıyım, yanlış anlamalara mahal vermemeliyim. Duruşum bundan ibaret diyebilirim. Meseleye teknik yönden bakarsak, son dönemde şiir yazarken, salon şiirleri olmamasına gayret ediyorum yani spot ışıklar ve fon müzikler eşliğinde kısık ve etkileyici bir şekilde okunabilecek şiirlerden bahsediyorum. Şu anlaşılmasın; salon şiiri olarak tanımlamaya çalıştığım şiir, kötü bir şiir değildir. Sadece artık günümüz şiirinden uzakta kaldığını düşünüyorum.

Hangi Anahtar, içerisinde salon şiirlerini de barındırıyor. Peki, şu an üzerine düşündüğüm ve emek verdiğim şiir nerede ve nasıl okunmalı? Yüksek sesle sokaklarda. Fon müzik olarak insan sesleri olmalı, konuşmalar, çekiştirmeler, azarlar yani tabii bir şiir olmalı, şiirle alakalı-alakasız herkes dinlemeli, bir nokta da kendilerini görmeli, anlatıldıklarını hissettirmeli. Bu bağlamda kabuğunu kıran bir şiirin peşindeyim diyebilirim. Son dönemde yazdığım şiirleri bu sebeple Hangi Anahtar içerisine almamayı yeğledim. Onlar ayrı bir yerde. Etkilendiğim şairlere gelince İsmet Özel’in ayrı bir yeri var. Onu okurken şiir yazmaktan vazgeçtiğim zamanlar olmuştur. Mesele o kadar derin bu hususta. Zarifoğlu’na ise ne diyebilirim ki “Zahmet Vakti” şiirini kaç kere okudum, dinledim, üzerine yazılar yazdım artık anımsayamıyorum. “Yaşamak” kitabını ilk kez elime alıp da okuduğumda ilk cümleden sonra kitabı kapattığımı hatırlıyorum. “ne çok acı var” cümlesi öylesine bir etki uyandırmıştı ki kitabı sonuna kadar okumaya gerek duymamıştım. Keşke aynı zaman dilimlerini paylaşabilseydik.

Sen, ne düşünüyorsun Aziz?
 
Sezai Karakoç, gününüzden geriye doğru bir okuma yapmaktan bahseder. Önce yaşadığın dönemde yazılan şiiri bir tanı, gör. Döneminin tartışmalarını bir ölç, tart. Sonra sana daha fazla imkân verecek şekilde eğil önceki yazılanlara. Ben bu cümleleri kurarak kabul ettim Karakoç'un dediğini. Ve bir dönem olarak ele aldım günümüz şiirini. İkinci Yeni, Seksen Kuşağı, Doksanlar
ve benim de şiirle iştigal etmeye başladığım 2000'ler. Neo-epik, modern epik, muhteşem lirik, süper pastoral, a-aaacayip didaktik, görsel şiir falan her neyse yapıcı bir şekilde kuramlara, eleştirel metinlere tanık oldum. Böylelikle şiir anlayışımdaki "öz" haricindeki mevzular
gittikçe oturmaya başladı. Hayatın tüm karmaşası şiirime akıyordu ve bu ikinci yeni ve seksen şiirinin etkisi altında oluyordu. Erbain'deki yıkıcı etki, Sezai Karakoç'taki bütünleyici-sürükleyici şiir anlayışı, Ece Ayhan ve özellikle Turgut Uyar ile şiirim için bir uyarıcı, bir imkan oluyordu. Ancak Osman Özbahçe'nin şiirin bir şey anlatması hususundaki sözleri, Hakan Şarkdemir'in özellikle muhteşem kısa ve muhteşem uzun şiir hakkındaki örnekleri ve bunun haricinde eleştirel tüm okumalarım şiirin tüm akupunktur noktalarında öz'ün varolması gereği üzerine düşündürdü beni.

Öz aslında şiirin kendisi idi. Öz, sade bir konuşma dilinin, müzik ile -aliterasyon veya yarım kafiye vs.- ortaya konmasıyla varlığını ispat eder. Aksi halde imajlar dünyası bizlere romantik bir tavır hediye eder. Ben özellikle son iki yıldır bu romantik tavra net olarak karşı durdum. Gerçeklik, yaşanılan durum, akıp giden hayat şiirimize yansımıyor ise veya okuru kandırıyorsak hayallerimizle o zaman şiirden koptuk demektir. Ben de sanırım bu sebeple mısradan uzaklaşıp şiire yöneldim.

Melih’in de son zamanlarda yöneldiği ve az önce bahsettiği nokta ile bu dediklerim aynı kapıya çıkıyor diyebilirim. Salon şiirinin yanına insanları aldatan şiirleri de ekleyebiliriz yani. Bunlar twitter şiirleri, facebook şiirleri, anlık şiirler olarak çoğaltılabilir de.

Eğer ete batırdığımız kıymık sinirlere değmiyorsa acı hissetmeyiz. Öz şiire hâkimse acı vardır. Acı olmayan bir şiir düşünülebilir mi? Derdimiz bir hayalden ibaretse, hep o hayali sevgiliyle uğraşıyorsak hayalden öteye gidemeyiz. Burada şiir de varlığını sürdüremez. Şiirin iskeleti müzik, biçim ve bütünlüktür. Öz ise bunları kaplayan ettir. Deri ise şair yeteneğidir. Şimdi tam burada şunu söyleme ihtiyacı hissettim Hüseyin Hocam, şiirde konuşmuyorsanız birkaç adım geriden geliyorsunuz. Şiirde konuşma dili denilince konuşur gibi yazmak anlaşılır. Evet, konuşur gibi yazmak ama konuşmak için bir neden olmalı. Neden konuşuyoruz? Ne anlatıyoruz? Bunları düşündükçe, bu sorulara maruz kaldıkça benim şiirim Aşkar'ın ilk sayılarında yayınladığım şiirlerden gittikçe daha uzaklaştı. Ben şu an tüm bu düşüncelerime bir örnek olarak Pasaportsuz Türk'ten size Gönül Hırsızı şiirini örnek verebilirim mesela. Hüseyin Hocam sen de bir örnek versene merak ettim, ayakları yere basan benim işaretlediğim
bir de şu var dediğin hangi şiir var? Çünkü Pasaportsuz Türk ortaya çıkana kadar şiirim değişti, kitapta farklı örnekler var. Şiir Etütü, Kill Me, Trofe yazım tarihi itibariyle ilk eserlerden mesela; benim bu düşüncelerim ise son şiirlerimde vücut buldu çünkü.

Muhakkak, şiirlerini bir bütün halinde görünce değişimin ve gelişimin elbette farkındayım. Ahir ve Yazılı Kâğıdı şiirlerin de Gönül Hırsızı kadar ayakları yere basan bir güzellikte. Poetik duruşunuzdan çıkardığım en önemli sonuç samimiyet. Lakaytlığı,düzenbazlığı sevmiyorsunuz. İçiniz dışınız bir. Trübünlere oynamıyorsunuz. Çünkü okuyucuyu önemseyen bir tavrınız var. Yaklaşık on yıllık bir şiir serüveniniz kitaba dönüştü. Sağlam şiirin peşindesiniz. Yıllardır Aşkar dergisinin mutfağındasınız. Takip ettiğiniz kadarıyla günümüz şiiri ve günümüz okuyucusu hakkında neler düşünüyorsunuz? Emeklerimiz bir karşılık bulacak mı? Bulmalı mı?

Kitabın başında Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerif’inden alıntıladığım bir beyit var. “Kimde kim aşkın nişanı var durur/Akibet maşuka anı er-görür” Önce rahmetli dedemin, ardından babamın dilinden düşürmediği bir beyittir bu. Bir nevi kuşaktan kuşağa geçmiştir diyebilirim, oğlum inşaallah anlayabilecek yaşa geldiğinde ona da sürekli bu beyiti hatırlatacağım. Manasına daha doğrusu şerhine gelince şunu söyleyebilirim. Kimde bir iyilik nişanesi varsa eninde sonunda karşılığını bulur keza her kimde de bir kötülük belirtisi varsa o da eninde sonunda
cezasını bulur. Bu dünyada ya da ahir dünyada insan ya abad olur ya da berbad. Bu bağlamda yazdıklarımızın, uğraşlarımızın muhakkak bir karşılığı olacaktır. İlk günden bu yana Aşkar’a ve şiirime asli işim olarak baktım, yazdıklarımız bir şeye değsin diye uğraştım. Şiirlerimi aşk ile yazdım. Eğer bir numarası varsa elbet karşılık bulacaktır bilâkis bir derdi yoksa unutulsun, yazılmadı sayılsın, bundan memnuniyet duyarım. Günümüz şiirine gelince bir çıkış noktası aradığı apaçık. Yapılan, sürekli denenen yenilikler var muhakkak fakat hepsi bir icattan ziyade keşif mahiyetinde. Günümüzdeki şiirin ise keşiften ziyade bir icada ihtiyacı var. Bu çıkmaz nasıl aşılacak ben de merak içindeyim.
Ekinci’nin Poetik Fiiller kitabında kaleme aldığı değerli bir yazısı var: “Burası İkinci Yeni Buradan Çıkış Yok”. Önemli bir yazı, günümüz şiir ortamını derinlemesine anlatıyor. Ben de aynen başlıktaki düşünceye katılıyorum. Hala İkinci Yeninin imkânlarını kullanıyoruz, tükenecek gibi de değil.

Şiir okuyucusunu gayretli görüyorum. Bu gayret bazen okumadan sosyal medyada bir şeyler paylaşabilmek adına olsa da var olsunlar. Sivas’ta çok kullanılan bir deyim vardır: Yağmasa da gürler, diye. Mesele biraz buna benziyor. Değil mi Aziz?

Evet, Melih. Yağmasa da gürleyen okur, okurdur. Okur okuduğunu beyan eder. Burada okumanın niteliği önemli. Bence senin dediğin manadaki yağmasa da gürleyen okur arttıkça nitelikli okur da artıyor. Ben kültür sanat adına gerek devlet politikasınca gerekse sosyal medya aracılığı ile sunulan örneklerin kalitesince okurun gayretinin artacağını ve niteliğin belli bir oranı tutturacağına da inanıyorum. Özellikle üniversite öğrencilerinden aldığımız geri dönüşlerin heyecanı ve miktarı beni ümitlendiriyor. Fakat okuyucuya çelme takan bir de popülistler var. Okuyucunun iyi niyeti bazen “yazarlığın/şairliğin ne olduğunu unutanlar tarafından” suistimal ediliyor. Sonuçta burada bir etkileşim söz konusu.

Şimdi Hüseyin Abi soruyu baştan ele alacak olursak şöyle başlayayım. Öncelikle samimiyet çünkü çocuklar oyun oynarken dahi samimilerdir. Bir hayat yaşıyoruz, bu hayatın her anının müslümanca bir duruş üzre olması esastır bizim için. Bilmiyorum Melih ne söyler ama ben bunları söylerken Melih'i de işin içine katarak söylüyorum. Benim Melih ile olan arkadaşlığım ne ise, benim her gün yüzüne baktığım dostlarımla samimiyetim ne ise okura bakış açımda, kendimden bahsederken seçtiğim kelimeler de, şiirin içini doldurduğum tüm her şey de aynı samimiyete açılmalı. Şairliği artistçe bir yaşam tarzına, bir sigara tutuşa, bir siyasi söyleme yaslayanlar var ne yazık ki. Ben buna aldanan okuyucu adına da çok üzgünüm. Şairlik popülizm kisvesi altında eziliyor ve bundan memnun olanlar var. Yarın diye bir derdi olmayan, İslamcılık kelimesini diline pelesenk kılıp da müslümanlık adına kılını kıpırdatmayan şairlerin kaybedeceğine inanıyorum.

Varsa bir sağlam şiir o elbet kalacaktır. Şuna da inanıyorum varsın on kişi o sağlam şiiri bulsun, o kâfidir. Çünkü yarın şiirlerimizden de hesap vereceğiz, okuyucu karşısındaki hesap kirli bir ortamda yeteri kadar adil olmayabilir ama biz müslüman insanlar olarak "Yarın"ın ne demek olduğunu bilmeli ve ona göre adımımızı atmalıyız. Şiir buna dâhildir. Ben kaliteli ürün ortaya koyan kim varsa onların bir samimiyet ile günümü  Türk şiiri içinde var olduklarını düşünüyorum ve bu isimlere saygı duyup takip ediyorum. Şimdi dikkat ettiğim birçok isim var ama isimlere girmeyelim.

Günümüz şiirinde ben en çok bunu arıyorum, samimiyet. Bir de şiir müziksiz olmaz abi. Şiir yapı olarak temelden bazı eksiklikler barındırıyorsa biz kendimizi kandırıyoruz demektir ki popülizm ve benzeri bir çok şiire dahil olmaması gereken etken nedeniyle günümüz şiiri bir enkaz. Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç gibi isimler ise bu enkazın hemen başında birer sütun. Yeni bir şey yapacağım derken çok şeyden taviz verilmesi günümüz şiirini şiirden çıkarıyor. Twitter da bir pazarlama aracı haline geldi. Bence biraz kitap okuyalım, o kitabı alıp şiirin içine doğru bir yolculuğa çıkalım. Bırakalım da şiir ruhumuza işlesin biraz. Mısranın altını çizelim, twitter için beğendiğimiz şiirin resmini çiçeklerle böceklerle çekmeyelim. Bunu şiirin künhüne varamamış olanlar için söylüyorum tabiî ki. Günümüz şiirini sığlığa iten şeyler bunlar hep.

Günümüz şiirinde samimiyetin yerini reklam sözlerinin alması bir dezavantaj Aşkar'daki gibi başkaca yerlerde de samimi insanların varlığını görmek ise bizleri sevindiriyor. Her zaman sağlam bir okur kitlesi olduğuna inanıyorum ancak bunun sayısı belki de Türkiye'de şiir için söyleyecek olursak beş yüzü geçmez. Bunların yarısı da zaten şairlerin ve şiir yazmak isteyenlerin kendisidir. Geriye kalan iki yüz elli ise yeter ki okusun. Emeklerimiz bir karşılık bulacak mı? Aşkar bence artık karşılık buluyorsa bu emeklerimiz de bir karşılık bulacaktır.

Aziz, Gönül Hırsızı şiirini çok beğendim. "Pazar" metaforu üzerine kurulu bir şiir. Pazar Yeri'nin sende bıraktığı bu çağrışımı biraz açabilir misin?

Ben çocukken dedemle pazara giderdim. O pazar yerini bir aşağı bir yukarı dolaşır, en kaliteli sebze-meyveyi alır
eve dönerdik. Bir sonraki pazara kadar da evimize kolay kolay marketten, manavdan bir şey girmezdi. Pazar yerinde her türlü insanı görürdüm, her türlü sebze-meyveyi görürdüm. Çürüğünü çarığını, tezgâhın önünü arkasını... Namaz vakti nöbetleşe tezgâhta duranları, tartıdaki hileyi... Böylece vakit geçince baktım ki hayat aynı pazardaki gibi. Yalan dolan, hile hurda, samimiyet, dostluk, Müslümanca duruş her şey o kadar benziyor ki... Sonra bir de Alaaddin Attar Hazretlerinin elma satması var. Bir emri yerine getirmek için satar elmaları. Hikmet zuhur edip de mesaj anlaşılınca elma satışı durur. Orda demiştim ki "Pazar hayatı alışverişten başka nedir ki işte". Aynen öyledir hayat da. Alışveriş içinde insan bazen kendini kaybeder, bazen kendini bulur. Aynen Alaaddin Attar Hazretlerinin elma satışındaki gibi eğer bir etek tutarsanız, sağlam bir kulba yapıştıysanız zaman o pazar yeri karmaşasında yolunuzu bulur, kelime-i şehadeti tamamlarsınız. Bunu da bir dipnotla okuyucuya geçirmek istedim, Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Hazretlerinden yaptığım alıntı, şiirin ikinci dipnotunda. Eh daha da genişleyebilir bu açıklama ancak şunu da söyleyeyim beşinci dipnotta geçen Alışveriş Kitabı bir kurmaca değildir, gerçekten de öyle bir kitap vardır, Nasihat Yayınlarından çıkmıştır. Bu kadar yeter sanırım.
Burada şöyle bir ipucu vereyim. Yazdığım şiirlerde bir menkıbe, bazen bir ayet, bazen gerçek hayattan bir kesit mutlaka oluyor. Şiiri anlamlandırmada, açıklamada, yön vermede bunlar hâkim oluyor ağırlıkla. Ayağımın tökezlediği şeyleri de ifade ediyorum bir şekilde. Böylece şiirin arka planı genişliyor. Perdeye bir şeyler düşüyor. Gönül Hırsızı’nda olduğu gibi.

Melih, senin şiirlerin Aziz Mahmut Öncel'in şiirlerine nazaran daha kapalı. Bu kapalılık itici değil. Bizzat içine çeken, meraklandıran bir yapısı var. Şiirlerinin arka planında ise bir hikâye bir kurgu var. Mesela, "Ayakta Kalan Otobüs Yolcuları İçin", kitabın ikinci bölümü gibi yanılıyor muyum?

-Doğru, birçok şiirimde olduğu gibi “Ayakta Kalan Otobüs Yolcuları İçin” şiiri de belirli bir kurguya yaslanıyor.

Peki, asıl sorumu soruyorum bu kurguyu çözmek için hangi anahtarları önerirsin?

Aslında aklımdaki kurgunun, okuyucu tarafından çözülmesini pek de istemiyorum. Önceleri bunun için ayrıca gayret sarf ediyordum. Yani çözümlenememesi için. Belki şunu söylemeliyim. Şiirlerimde soyut ya da olamaz denilen birçok örnek gerçektir. Yani şiirlerimdeki kurgu, yaşadıklarımdan kısa kesitlerin yan yana gelmesi ve birbiriyle ilişkilendirilmesinden ibarettir. Belli imajlar, olaylar, anlık kelimeler, rastlantılar, rüyalar hâsılı yaşanılan birçok şey başka tarafları tetikler bir-iki ay zihnimde döner durur ve yerini bulur. Bu belki bir anahtar olarak kullanılabilir ama kurgunun tam olarak çözülebilmesini pek mümkün görmüyorum. Şiirlerimdeki kapalılık, sürekli aklımda dolaşan imajlardan ya da bir anda bende şimşek etkisi uyandıran olaylardan kaynaklanıyor. Çoğu zaman parodi gibi sanatlarla, örnekleme usulüyle bunları şiire yediyorum. Dolayısıyla bendeki etki okura doğrudan yansımıyor ya da okur yeni çıkarımlar yapmak mecburiyetinde kalıyor.

Konuşulacak daha çok mevzu var, şimdilik güzel bir sohbet oldu diye düşünüyorum, teşekkürler.

Eyvallah abi, biz teşekkür ederiz.

Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…